Hançerin Gölgesi, Ateşin Sıcaklığı

9 dakika okuma
1,706 kelime
Ücretsiz Bölüm

Shadow, bacaklarını çaprazlayıp kadim bir meditasyon duruşuna geçtiği yerden, göz kapaklarını ağır birer mühür gibi araladı. Bakışları, zifiri karanlıkta parlayan kan kırmızısı birer kor gibi, avına kilitlenmiş bir sırtlanın sabrıyla karşısındaki soylu çocuğu süzüyordu. Hiç acele etmeden, her hareketi bir ritüelin parçasıymışçasına elini uzattı; üzerinde dumanı tüten, yağları harlanan ateşin üzerine düşerken cızırtıyla yanan etlerin olduğu dalları yavaşça geri çekti. Sanki karşısındaki çocuk etten kemikten bir varlık değil de sadece havadaki bir toz zerresiymiş gibi, çevresindeki tüm dünyayı yok sayarak etten büyük bir lokma ısırıp ağzına götürdü.

Çocuk, Shadow’un bu aşağılayıcı kayıtsızlığı karşısında çılgına dönmüştü. Damarlarında akan klan kanı, kibrin ve öfkenin ateşiyle kaynıyordu. O, Ejder Krallığı’nın saygın klanlarından birinin prensiydi; görkemli salonlarda el üstünde tutulmaya alışıktı. Karşısındaki bu yamalı cübbeli “dilenci” nasıl olur da onun varlığını bir hiçlikten ibaret sayardı? Titreyen sesini kampın sessizliğini yırtarcasına yükseltti:
“Sen benim kim olduğumu, hangi soylu sancağın altında doğduğumu biliyor musun ha? Nasıl olur da benim elimi uzattığım bir nimeti, bir hırsız gibi önümden çekersin? Benim gibi bir asilin senin o sefil etinden tatması, senin gibi bir köylü için hayatı boyunca görebileceği en büyük şereftir!”
Shadow, tek bir kelime bile sarf etmedi. Bakışlarındaki ifade, fırtına öncesi sessizliği andıran ürpertici bir durgunluğa büründü. Tek bir el hareketiyle, ateşin üzerinde tütsülenen tüm etleri parmağındaki uzamsal yüzüğün karanlık boşluğuna aktardı. Yavaş, neredeyse her kasının hareketini hissettiren soğukkanlı bir zarafetle ayağa kalktı ve çocuğun tam önünde, devasa bir gölge gibi dikildi. Saniyeler içinde, mekanın dokusunu büken, gözün takip edemeyeceği bir hızla yerinden silindi. Bir toz bulutu dahi kalkmadan çocuğun arkasında belirdiğinde, belindeki kan kırmızısı hançer çoktan kınından sıyrılmış ve çocuğun gırtlağına soğuk bir mühür gibi dayanmıştı.
Hançerin soğuk çeliği çocuğun tenine değdiği an, kamp alanındaki zaman sanki dondu. Elder, olanlar karşısında bir anlık bir felç hali yaşadı; Shadow’un bu denli rafine ve ölümcül bir tekniğe sahip olabileceğini, bir hayalet gibi hareket edebileceğini tahmin etmemişti. Kendini hızla toplayıp sesine otorite ve endişe yükleyerek bağırdı:
“Ne yapıyorsun? Dur hemen! Bırak o çocuğu! Unutma, o da senin gibi bu akademiye seçilmiş bir yoldaş, bir öğrenci! Kendi kardeşinin kanını bu kutsal yolculukta dökemezsin!”
Shadow, bakışlarını yavaşça Elder’a çevirdi; gözlerindeki o kan kırmızısı parıltı, bir anlığına Elder’ın bile iradesini sarstı. Hançerini çocuğun boğazından bir celladın merhametiyle, milim milim geri çekti. Çeliğin geçtiği yerde, ince ve kusursuz bir kesik açılmıştı; birkaç damla yakut kırmızısı kan, titreyen çocuğun boynundan aşağı, cübbesinin yakasına doğru sızıyordu. Ortama çöken mezar sessizliğini, Shadow’un buz sarkıtları kadar keskin ve duygusuz sesi bıçak gibi böldü:
“Beni iyi dinle küçük prens; kim olduğun, hangi şatafatlı tahtta oturduğun ya da arkandaki klanın büyüklüğü zerre umurumda değil. Ben senin gibi, başkasının emeğine asalak gibi çökenlerden nefret ederim. Seni bu seferlik sadece uyardım. Eğer aynı kibri bir kez daha sergileyecek olursan, bu sefer seni Elder değil, bizzat Dao’nun kendisi bile elimden alamaz. Umarım zihninin karanlık köşelerine bu sözlerimi kazımışsındır.”
Shadow, sanki saniyeler önce birinin canını pamuk ipliğine bağlamamış gibi arkasını dönüp ateşin başına tekrar çöktü. Bu doğaüstü sakinlik, etraftaki öğrencilerin iliklerine kadar titremesine yetti. Shadow’un yüzüğünden eti tekrar çıkarıp sakince çiğnemeye başlaması, kamp alanındaki otoritesini kelimelere gerek duymadan ilan eden son ve en ağır darbe olmuştu.
Rebeka, kocaman açılmış deniz mavisi gözlerle bu dehşet verici manzarayı izliyordu. Az önce şahit olduğu kişi, Ejder Krallığı’nın kalabalık sokaklarında sessizce, bir yaprak gibi süzülen o çocuk değildi. Öyle yoğun ve karanlık bir “öldürme niyeti” yaymıştı ki, Rebeka istemsizce nefesinin kesildiğini hissetmişti. Elder ise Shadow’un yemeğine döndüğünü görünce göğsündeki o ağır yükün kalktığını hissederek derin bir nefes aldı. Elder, hala dizlerinin bağı çözülmüş halde titreyen soylu çocuğa dönerek sesini bir kırbaç gibi şaklattı:
“Burası senin klanının korunaklı bahçesi değil! Burada sadece doğanın ve hayatta kalanın kuralları geçerli! Yolculuğun başında size ne avlarsanız onu yiyeceğinizi, ter dökmezseniz aç kalacağınızı söylemiştim. Avlanmayı beceremiyorsan, bu sadece senin acizliğindir. Şimdi yerine dön ve bir daha kimsenin rızkına el uzatma!”
Bu olaydan sonra kamp ateşlerinin etrafında oturan diğer öğrenciler, Shadow ile aralarına görünmez, aşılmaz ve soğuk bir sınır çizmişlerdi. Shadow ise bir yandan geyiğin enerji dolu etini yerken, diğer yandan öğrencilerin oluşturduğu o küçük topluluğu bir avcı titizliğiyle süzüyordu. Kalabalığın içinde, maddi durumu kendisi gibi kısıtlı olan sadece iki kişi dikkatini çekti. İkiz oldukları, birbirine benzeyen hatlarından ve aralarındaki o sessiz bağdan anlaşılan bu iki kardeşin üzerinde, zamanın ve yoksulluğun yıprattığı eski, yamalı cübbeler vardı. Küçük, titrek bir ateşin başında, muhtemelen saatlerce peşinde koştukları minik bir tavşanı paylaşmaya çalışıyorlardı.
Shadow bu bakışları çok iyi tanıyordu; bu bakışlar çaresizliğin, gururun ve bir lokma ekmek için verilen onurlu savaşın bakışlarıydı. Kendi geçmişinin gölgelerini o ikizlerin ürkek gözlerinde görünce, içindeki o kalın buz tabakası anlık bir sıcaklıkla çatladı. Kendi ateşini bir el hareketiyle söndürdü ve ağır, vakur adımlarla onlara doğru ilerledi.
İkizler, üzerlerine düşen bu devasa gölgeyi fark edince korkuyla irkildiler. Erkek olan, kız kardeşini korumak istercesine bir aslan gibi hemen önüne geçip ayağa dikildi. Shadow, bu saf ve korumacı tavır karşısında dudaklarının kenarında belli belirsiz, insani bir gülümseme belirmesine izin verdi. Sesi, az önceki cellat tınısından arınmış, yumuşak bir hal almıştı:
“Kusura bakmayın, sizi korkutmak istemedim. Lakin ateşim talihsiz bir şekilde söndü. Eğer sizin için de bir sakıncası yoksa, bu akşamki yemeğimi sizin sıcaklığınızın yanında yiyebilir miyim?”
Erkek kardeş, karşısındaki bu gizemli gücün nezaketi karşısında bir süre tereddüt ettikten sonra, “Eğer sadece oturacaksan… Buyur, yerimiz var,” dedi. Shadow oturduktan sonra, aradaki buzları tamamen eritmek istercesine asıl niyetini belli etti:
“Madem ateşinizi bir yabancıyla paylaştınız, ben de avımdan düşen bu payı sizinle bölüşmek isterim. Adil bir takas, ne dersiniz?”
Az önce bir prensin boğazına hançer dayayan o karanlık figürün bu beyefendi tavrı, ikizleri derin bir şaşkınlığa sürüklemişti. Shadow, onların meraklı bakışları altında yüzüğünden, geyiğin en besleyici ve yumuşak kısımlarını çıkarıp dallara geçirdi. Ateşin turuncu alevleri yüzünde oynaşırken sordu:
“Bu arada, ben Shadow. Sizin isimleriniz ne?”
Erkek olan, sesindeki çekinceyi atarak cevap verdi: “Ben Kai, bu da ikizim Alice. Paylaştığın bu değerli et için teşekkürler Shadow, bu bizim için büyük bir ikram.”
Rebeka, uzaktan bu tabloyu izlerken Shadow’un ruhundaki bu derin tezatlığı bir türlü çözemiyordu. Bir yanda acımasız bir canavarın pençeleri, diğer yanda yaralı ruhlara şefkatle uzanan bir el… Merakı, hayatta kalma içgüdüsünü bastırdığında daha fazla dayanamayıp ayağa kalktı. Yavaş adımlarla yanlarına ulaştığında, Alice şaşkınlıkla, “Prenses, size yardım edebileceğimiz bir şey mi var?” diye sordu. Rebeka, Shadow’un gözlerinin içine bakarak, “Hayır, sadece bu ilginç sohbetin bir parçası olmak istedim,” diyerek Shadow’un hemen yanına, toprağın üzerine oturdu.
Shadow, pişen ve nar gibi kızaran etlerden ilkini Kai’ye uzattı. Kai, fedakar bir ağabeyin içgüdüsüyle eti önce Alice’e verdi. Alice’in ilk ısırığıyla birlikte kahverengi gözleri sevinçle parladı; geyiğin özündeki o saf Yıldız Enerjisi ve Shadow’un topladığı şifalı bitkilerin aroması, küçük kızın damağında adeta bir lezzet fırtınası koparmıştı. Shadow, başlangıçta reddetse de ısrarcı davranarak bir dal da Rebeka’ya uzattı. Rebeka, ilk lokmada Shadow’un sadece savaş alanında değil, yaşamın her alanında bir deha sakladığını fark etti.
Kampa çöken o gergin ve buz gibi hava, bu küçük ateşin etrafındaki fısıltılı ve samimi sohbetle yavaş yavaş dağılırken; Shadow, Kai’nin gözlerinin derinliklerindeki o gizli hüzne bakarak sordu:
“Peki, anlat bakalım Kai… Sizin yolunuz buralara nasıl düştü? Sizin hikayeniz nedir?”

Yorumlar

(0)

Bölüm nasıldı?

0 tepki
Beğendim
0
Sinir Bozucu
0
Mükemmel
0
Şaşırtıcı
0
Sakinleşmem Lazım
0
Bölüm Bitti
0

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın!

Okuma Ayarları

Sonsuz Giriş Yapmalısın

Otomatik Kilidi Açma Login required

Kaydırırken premium bölümlerin kilidini otomatik olarak aç


Okurken başlığı gizle

Okuyucu modunda gezinme başlığını otomatik olarak gizle


18px

Tüm özellikler için giriş yapın

Sonsuz kaydırma, otomatik kilit açma ve okuma ilerlemesinin senkronizasyonu için bir hesap gereklidir.


Yazı tipi, boyut, tema ve kaydırma modunu varsayılana döndürür