Yıldızların Altındaki Sessiz Nöbet

9 dakika okuma
1,708 kelime
Ücretsiz Bölüm

Elder; Shadow’un etrafa saçılmış, üzerleri hâlâ panterin sıcak kanıyla lekeli fırlatma bıçaklarını tek tek toplayıp Uzay Yüzüğü’nün boyutsal boşluğuna yerleştirdi. Baygın genci, sanki değerli ama kırılgan bir yük taşıyormuşçasına dikkatle kucağına aldı. Gözleri, ay ışığının altında gümüş birer nehir gibi parlayan göl kenarında son bir kez gezindi; Shadow’a ait en ufak bir iz veya kanıt kalmadığından emin olduktan sonra, Rebeka’nın tedirgin adımları eşliğinde kamp alanına doğru ilerlemeye başladı.

Rebeka, Elder’ın kollarında cansız bir kukla gibi sarkan Shadow’u izlerken, göğsünün üzerinde amansız bir ağırlık hissediyordu. Vicdanı, zihninin kuytularında ona fısıldıyordu: Senin yüzünden… Eğer o anlamsız merakına yenik düşüp onu takip etmeseydi, Shadow bu vahşi yırtıcıyla ölümüne bir dansa kalkışmak zorunda kalmayacaktı. Kendi kendine, Shadow’un sahip olduğu o olağanüstü çeviklikle bu panterden aslında kolayca kaçabileceğini, ancak kendisini bir kalkan gibi siper ederek bu hale geldiğini düşündükçe boğazı düğümleniyordu.

Kampa yaklaştıkları sırada Elder, Shadow’un göğüs kafesinde düzensiz bir sarsıntı hissetti. Vakit kaybetmeden, damarlarındaki saf ve yoğun Yıldız Enerjisi’ni bir iğne inceliğinde gencin tıkanmış meridyenlerine enjekte etti. Shadow, bu yabancı ama hayat verici akışın etkisiyle, sanki uykusunda bir kâbus görüyormuşçasına huzursuzca kasıldı. En sonunda, bir kılıç darbesi kadar keskin ve çarpıcı olan kan kırmızısı gözlerini araladı. Bakışları ilk saniyelerde pusluydu; zihni, parçalanmış bir aynanın parçalarını birleştirir gibi en son ne olduğunu anımsamaya çalışıyordu. Sağ kolunda aniden patlak veren o kor gibi sızı, bir tokat gibi gerçekliği yüzüne çarptı: Yaşadıkları bir illüzyon değildi; o ölümcül pençelerin soğukluğunu hâlâ kemiklerinde hissedebiliyordu.

Shadow, bilinci yerine gelmeye başlayınca titreyen bir sesle Elder’dan onu yere bırakmasını talep etti. Elder, gencin solgun yüzüne ve titreyen ellerine bakıp bir süre daha dinlenmesi gerektiğini düşünse de, Shadow’un o sarsılmaz ve inatçı iradesini çoktan tanımıştı. Onu yavaşça toprağın üzerine bıraktı. O sırada Rebeka, gözlerinde biriken yaşları gizlemeye çalışarak öne çıktı:

— “Teşekkür ederim Shadow… Eğer sen o an orada olmasaydın, bedenim çoktan o ormanın karanlığında kaybolmuş olacaktı.”

Shadow, prensesin titreyen sesindeki samimiyeti hissettiğinde, içindeki o aşılmaz buz dağlarının bir anlığına çatladığını duyumsadı. Kendi zayıflığını örtbas etmek istercesine cevap verdi:

— “Hazırlıksız yakalanmak benim hatamdı. Senin beni takip ettiğini çoktan anlamış olmalıydım.”

Elder, bu itirafın ardından bakışlarını bir kartal keskinliğiyle Rebeka’ya çevirdi:

— “Prenses, az önceki kaosun ortasında orada ne aradığınızı soracak vaktim olmamıştı. Shadow’un bilinci yerine geldiğine göre, artık bu tehlikeli oyunun nedenini açıklamanın vakti geldi, değil mi?”

Rebeka, Elder’ın üzerindeki o ezici baskıyı hissetse de geri adım atmadı; suçluluğu, korkusundan daha büyüktü:

— “Shadow yanımızdan öyle düşünceli ve kopuk bir halde ayrılınca, başına bir bela açmasından endişe ettim. Onu sadece korumak istemiştim… O göle girdiği an, panter gölgelerin içinden fırladı.”

Elder, prensesin bu çocukça ama masum savunmasını daha fazla deşelemenin bir yararı olmayacağını sezerek konuyu kapattı. Göl kenarından topladığı eşyaları Uzay Yüzüğü’nden bir duman gibi süzerek çıkardı. Shadow, sadık dostları olan hançerini ve bıçaklarını parmaklarının ucuyla okşayıp kendi yüzüğüne aktardı. Kamp ateşinin dumanı görüş alanlarına girdiğinde Kai ve Alice, adeta birer fırtına gibi yanlarına ulaştılar:

— “Dostum, neyin var? Prenses saldırıya uğradığınızı söyledi”

— “Sakin ol Kai,” dedi Shadow, sesine sahte bir güç enjekte ederek. “Bir panterin beni mezara götürmesi için daha çok fırın ekmek yemesi gerek. Elder yetişene kadar onu biraz oyaladım, elderin aurasını hissedince kuyruğunu kıstırıp kaçtı.”

Shadow, panteri aslında öldürdüğünü bir sır gibi saklamaya kararlıydı. O canavarın çekirdeği, onun gizli kozu olacaktı. Kai’a cevap verirken dudaklarının kenarında belli belirsiz, insani bir kıvrılma oluştu; onca yalnızlıktan sonra birilerinin onun için nefes nefese kalması, ruhundaki o karanlık boşluğu bir anlığına ışıkla doldurmuştu. Ancak Alice’e baktığında, kızın yanaklarının bir nar gibi kızardığını ve bakışlarını utançla yere indirdiğini gördü. Shadow nedenini anlamaya çalışırken, serin gece rüzgârının çıplak göğsüne vurduğunu fark etti. Bir anda yüzü alev aldı; hemen yüzüğünden gece karası cübbesini çıkarıp üzerine geçirdi.

Gölgenin içinde duran Rebeka ise bu sahneyi izlerken kalbinin zehirli bir sarmaşık tarafından sıkıldığını hissetti. Alice’in o hayranlık dolu bakışları, Rebeka’nın içinde daha önce hiç tatmadığı bir fırtınayı, kıskançlığı tetiklemişti. Duygularını maskeleyerek Shadow’a yaklaştı:

— “Shadow, sana hayatımı borçluyum. Eğer lütfedersen, akademiye vardığımızda seni klanımda misafir etmekten onur duyarım. Babam ve annem, kızlarını kurtaran kahramanı tanımak için can atacaklardır.”

Elder, bu davetin arkasındaki o çocuksu rekabeti ve tutkuyu görmüş, hafifçe başını sallayarak hüzünlü bir gülümseme bırakmıştı. Shadow ise teklifin ağırlığı karşısında bir an duraksadı:

— “Prensesten gelen bir daveti reddetmek hoş olmaz. Akademiye yerleştikten sonra eğer zaman bulursam davetine kesinlikle uyacağım.”

Rebeka, cevaptaki o hafif mesafeyi hissetse de başıyla onayladı. İçinden, Shadow’un o “boş zamanı” bulması için tüm nüfuzunu kullanacağına dair kendine söz verdi.

Gece ilerleyip ay tepeye ulaştığında Elder, yarınki zorlu yolculuğu hatırlatarak herkesi dinlenmeye davet etti:

— “Gecenin sessizliğini ilk kim bozmak ister? İlk nöbeti kim alıyor?”

Öğrenciler arasında bir sessizlik hakim olunca Shadow, daha fazla vakit kaybetmek istemedi:

— “Ben nöbetteyim. Zaten bu çiçeği burnunda öğrencilere güvenip rüyalara dalmak, celladına kılıcını vermekle aynı şeydir.”

Kimse bu ağır söze itiraz edemedi; zira Shadow’un az önce sergilediği vahşet, hepsinin dilini bağlamıştı. Kai’ın itirazlarını sessizce savuşturan Shadow, gözüne devasa, göğe uzanan kadim bir ağaç kestirdi. Avuçlarına ve ayak tabanlarına Yıldız Enerjisi’ni bir sülük gibi yapışacak şekilde yaydı ve ağacın pürüzlü gövdesinde yükselmeye başladı. Vücudundaki her lif, her kas sanki binlerce iğne batıyormuşçasına feryat ediyordu ama o, bu acıyı bir yakıt olarak kullandı. Sekiz metre yüksekte, geniş bir dalın üzerinde, yaprakların ördüğü doğal bir kafesin içine yerleşti.

Dala bağdaş kurup oturduğunda, dünya aşağıda küçülmüştü. Uzay Yüzüğü’nden panter çekirdeğini çıkardı. Çekirdek, içindeki vahşi doğayı yansıtır gibi hafifçe titriyor, mor bir ışık yayıyordu. Shadow, hiç tereddüt etmeden onu ağzına attı. Kristal yapı boğazından kayarken buz gibi bir his bıraktı, ancak mideye indiği an içindeki enerji devasa bir patlamayla serbest kaldı. Shadow’un hedefi belliydi: Çırak Alemi Zirvesi’nin o çelikten duvarını zorlamak.

Çekirdeğin içindeki ham ve vahşi enerji, Shadow’un damarlarına bir lav nehri gibi akmaya başladı. Kendi enerjisiyle bu yabancı güç arasında meridyenlerin içinde amansız bir savaş başladı. Normal bir yetişimci bu ham enerjiyi emmeye çalışsaydı, damarları bir balon gibi patlardı; ancak Shadow’un acıyla yoğrulmuş bünyesi bu baskıya dayanıyordu. Vahşi enerjiyi kendi iradesiyle ezip saflaştırarak meridyenlerinde bir devirdaim başlattı.

Zaman; dakikalardan saatlere, saatlerden ruhani bir sonsuzluğa dönüştü. Shadow, bir yandan dış dünyayı aurasıyla bir radar gibi tarıyor, bir yandan da içindeki o görünmez bariyeri omuzlarıyla itiyordu. Şafak vakti ormana ilk gri ışıklar sızdığında, Shadow gözlerini araladı. Terden sırılsıklam olmuştu ama bakışları her zamankinden daha keskindi. Başarmıştı; artık Kalfa Alemi’nin o devasa, aşılmaz kapısına dayanmıştı. Duvar henüz yıkılmamıştı ama artık o duvarda çatlaklar vardı. Bir sonraki gerçek dövüşte, bu çatlakların arasından yeni bir aleme geçeceğini biliyordu.

Ağaçtan bir tüy kadar sessizce aşağı süzüldü. Yerde uyuyan öğrencilerin yüzlerindeki o huzursuz ifadeyi süzdü. Bakışları istemeden Rebeka’nın üzerinde durdu. Sabahın ilk ışıkları prensesin tenine değdiğinde, adeta tanrısal bir parlaklık oluşmuştu. Shadow bir anlığına nefesinin kesildiğini hissetti, ancak hemen ardından zihnindeki o karanlık çanlar çaldı. O, bir intikam makinesiydi; hayatında bir çiçeğe yer yoktu. Annesinin kütüphanedeki o unutulmaz uyarısı kulaklarında çınladı:

“Bir suikastçının ilk öldüğü an, hayatına insanları aldığı andır; çünkü bir insanın en büyük zaafı sevdikleridir. Seversen, ölürsün; sevilirsen, öldürülürsün.”

Shadow, cübbesini sertçe çekip arkasını döndü. Kamp ateşinin küllerine bakarken, içindeki buzların tekrar sertleştiğini hissetti.

Yorumlar

(0)

Bölüm nasıldı?

0 tepki
Beğendim
0
Sinir Bozucu
0
Mükemmel
0
Şaşırtıcı
0
Sakinleşmem Lazım
0
Bölüm Bitti
0

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın!

Okuma Ayarları

Sonsuz Giriş Yapmalısın

Otomatik Kilidi Açma Login required

Kaydırırken premium bölümlerin kilidini otomatik olarak aç


Okurken başlığı gizle

Okuyucu modunda gezinme başlığını otomatik olarak gizle


18px

Tüm özellikler için giriş yapın

Sonsuz kaydırma, otomatik kilit açma ve okuma ilerlemesinin senkronizasyonu için bir hesap gereklidir.


Yazı tipi, boyut, tema ve kaydırma modunu varsayılana döndürür