Bölüm 3: Fısıltının Zinciri

7 dakika okuma
1,361 kelime
Ücretsiz Bölüm

Karanlık, Sylas Morvaen’in etrafını bir ağ gibi sarmıştı. Gölgeler, artık sadece bir örtü değil, bir kafesti. Hava, Ley Çatlağı Vadisi’nin mana yüklü titreşimleriyle ağırlaşmıştı, ama bu titreşimler, şimdi daha derin, daha canlı bir şeyle karışıyordu. Kırmızı gözler, Sylas’a bakıyordu, ve o fısıltı—Thazarun’un sesi—kafasının içinde yankılanıyordu. “Benimsin,” demişti. Sözcükler, bir zehir gibi damarlarında dolaşıyordu, ama Sylas, dişlerini sıkarak direndi. O kimsenin değildi.
Lirian’ın çığlığı, gölgelerin içinde boğulmuştu, ama hâlâ yankılanıyordu. Sylas, el yordamıyla kızı aradı, parmakları soğuk havada boşluğu kavradı. “Lirian!” diye bağırdı, sesi vadinin taş duvarlarında çınladı. Ama cevap yerine, gölgeler daha da sıkılaştı, onu boğarcasına sardı. Kalbi, göğsündeki yaradan gelen acıyla çarpıyordu, ama bu fiziksel bir acıdan daha fazlaydı. Sanki bir şey, içinde bir kapıyı zorluyordu.
Gözleri, kırmızı parıltıya kilitlendi. Thazarun’un silueti, duman gibi dalgalanıyordu, ama formu belirsizdi—ne insan, ne canavar, sadece bir gölge. Sylas, içgüdüsel olarak geri çekildi, ama sırtı bir kayaya çarptı. Kaçacak yer yoktu. “Sen… ne istiyorsun?” diye sordu, sesi kuru ama kararlı. Bir Umbrael, korkusunu göstermezdi, ama elleri titriyordu.
Fısıltı, yine yükseldi, bu sefer daha net. “Sana bir hediye verdim, Sylas Morvaen. Yasaklı Bilgelik, senin kanında taşıdığın bir lanet. Onu reddedemezsin.” Ses, hem dışarıdan hem içeriden geliyordu, sanki Sylas’ın kendi düşünceleriymiş gibi. Sol kolundaki yanık izi, bir alev gibi parladı, ve acı, onu dizlerinin üzerine çökertti. Gölge Rünü’nün mührü, sanki kırılmak istercesine nabız atıyordu.
“Lirian!” diye bağırdı tekrar, bu sefer öfkeyle. Kız, bir yerlerde olmalıydı. Onu bulmalıydı. Thazarun’un oyunlarına teslim olamazdı. Ama gölgeler, onu sıkıca tutuyordu, ve kırmızı gözler, ona daha da yaklaştı. “Onu bırak,” dedi, sesi bir hırlamaya dönüştü. “Bu seninle benim aramda.”
Thazarun’un kahkahası, vadinin taşlarında yankılandı, düşük ve boğuk. “Seninle mi? Sen bir kabuksun, Umbrael. Gücün mühürlendi, hafızan çalındı. Ama ben… ben seni yeniden doğurabilirim.” Dumanlı siluet, bir an için şekillendi: uzun, kavisli boynuzlar, kıvrımlı bir gövde, ve o kırmızı gözler, sanki Sylas’ın ruhunu delip geçiyordu.
Sylas, dişlerini sıktı, yanık izine dokundu. Acı, onu ayık tutuyordu. “Beni yeniden doğurmak mı? Ben zaten ölüyüm.” Sözler, ağzından dökülürken, kendi kulağına bile yabancı geldi. Ama bir gerçeklik taşıyorlardı. O, bir zamanlar suikastçı loncasının en iyisiydi. Ölümsüz Suikastçı. Ama şimdi? Sadece bir kaçak, gölgelerin terk ettiği bir hayalet.
O an, bir ışık patlaması, gölgeleri yardı. Mavi, titrek bir ışık, Lirian’ın asasından geliyordu. Kız, birkaç metre ötede, yere çökmüş, asasını havaya kaldırmıştı. Yüzü, ter ve tozla kaplıydı, ama gözleri, kararlılıkla parlıyordu. “Sylas!” diye bağırdı, sesi çatlamıştı. “Ona diren!”
Thazarun’un silueti, bir an için dağıldı, ama kırmızı gözler, Lirian’a döndü. “Aetherian yavrusu,” dedi ses, alayla. “Gök büyüsünün zayıf bir yankısı. Senin yerin, kulelerde efendilerine hizmet etmek.” Lirian, titredi, ama asasını indirmedi. Işık, zayıf da olsa, gölgeleri geri itiyordu.
Sylas, bu fırsatı yakaladı. Dizlerinden güç alarak ayağa fırladı, Lirian’ın yanına koştu. Kızı kolundan tuttu, onu kendine çekti. “Aptal,” diye fısıldadı, ama sesinde bir rahatlama vardı. “Neden hâlâ buradasın?”
Lirian, ona baktı, nefes nefese. “Çünkü… sen bırakmadın.” Sözler, basit ama ağırdı. Sylas, bir an sustu, sonra başını çevirdi. Vadinin derinliklerinden gelen askerlerin sesleri, hâlâ yaklaşıyordu. Thazarun’un gölgesi, bir an için geri çekilmişti, ama hâlâ oradaydı, onları izliyordu.
“Gitmeliyiz,” dedi Sylas, Lirian’ı ayağa kaldırarak. Ama vadi, artık sadece bir kaçış yolu değildi. Mana hatları, çıldırmış gibi titriyordu, ve zemin, her an çökebilirmiş gibi sarsılıyordu. Sylas, Lirian’ın kolunu bırakmadan, vadinin daha derinlerine doğru koştu. Gölgeler, hâlâ etraflarında dans ediyordu, ama Thazarun’un fısıltısı, Sylas’ın kafasında yankılanıyordu: “Kaçamazsın. Seni ben seçtim.”
Bir kaya parçasının ardına sığındılar. Sylas, göğsündeki yarayı tuttu, kan parmaklarının arasından sızıyordu. Lirian, asasını yere dayadı, nefes almak için duraksadı. “O… o neydi?” diye sordu, sesi titrek. “O şey… tanrı mı?”
Sylas, ona bakmadan cevap verdi. “Thazarun. Gölge Tanrısı. Ama tanrı değil… bir parazit.” Kelimeler, hafızasının derinliklerinden gelmişti, ama nasıl bildiğini anlamıyordu. Thazarun’un adı, içinde bir yara gibi açılmıştı, ve Yasaklı Bilgelik, o yaranın içinde kanıyordu.
Lirian, kaşlarını çattı. “O seni tanıyor. Seni… istiyor. Neden?”
Sylas, cevap vermedi. Bilmiyordu. Ya da bilmek istemiyordu. Ama sol kolundaki yanık izi, bir nabız gibi atıyordu, sanki Thazarun’un sesi, onun kanında dolaşıyordu. “Bunu sonra konuşuruz,” dedi, sesi sert. “Önce buradan çıkmalıyız.”
Vadi, bir labirent gibi uzanıyordu, ama Sylas, bir şeyin onları yönlendirdiğini hissediyordu. Gölgeler, ona sırtlarını dönmüş olsa da, vadinin derinliklerinde bir çekim vardı. Bir mağara girişi, karanlığın içinde belirdi. Taş ağız, mana parıltılarıyla çevriliydi, ve içinde, bir şeyler fısıldıyordu. Sylas, duraksadı. Bu bir tuzak olabilirdi. Ama arkalarındaki askerlerin sesleri, bir seçenek bırakmıyordu.
“İçeri,” dedi, Lirian’ı iterek. Kız, tereddüt etti, ama Sylas’ın gözlerindeki kararlılık, onu ikna etti. Mağaraya adım attılar, ve karanlık, onları yuttu.
İçerisi, beklenmedik derecede sessizdi. Mana titreşimleri, burada daha yumuşaktı, ama hava, ağır ve soğuktu. Sylas, elini duvara dayadı, taş, parmaklarının altında nabız atar gibiydi. Lirian, asasından zayıf bir ışık çağırdı, mağaranın duvarlarını aydınlattı. Duvarlar, eski rünlerle kaplıydı—Umbrael rünleri. Sylas’ın kalbi, bir an durdu. Bu rünler, onun halkına aitti. Ama bir şey… yanlıştı. Rünler, gölge büyüsünden değil, kaotik manadan besleniyordu.
“Burası… ne?” Lirian, rünlere dokundu, ama parmakları titriyordu. “Bu… Yasaklı Bilgelik mi?”
Sylas, başını salladı. “Bilmiyorum. Ama burası… güvenli değil.” Sözleri, havada asılı kaldı, çünkü o an, mağaranın derinliklerinden bir ses yükseldi. Bir ayak sesi. Ağır, kararlı, ama insan değil. Sylas, Lirian’ı arkasına itti, elinde olmayan hançerini aradı. Lanet olsun. Silahsızdı.
Bir siluet, karanlıkta belirdi. Uzun, zırhlı, ama Aetherion askerlerinden farklı. Bu figür, mekanik bir uğultuyla hareket ediyordu, kolları, metal ve büyünün birleşimiyle parlıyordu. Sylas, gözlerini kıstı. Bir Ferrakin. Ama bu sıradan bir Ferrakin değildi. Adamın zırhı, gölge büyüsünün izlerini taşıyordu—Sylas’ın halkının büyüsü.
“Gölge Büyücüsü,” dedi figür, sesi metalik ama derin. “Seni buldum.”
Sylas, Lirian’ı daha sıkı tuttu, ama gözleri, adama kilitlendi. “Kimsin?” diye sordu, sesi bir bıçak gibi keskin.
Adam, bir adım attı, zırhı, mağaranın ışığında parladı. “Kael Mordane,” dedi. “Ve sen, Sylas Morvaen, ya kurtarıcımızsın… ya da hepimizi yok edeceksin.”
Mağaranın duvarları, rünlerin parıltısıyla titredi. Ve Sylas’ın kolundaki yanık izi, bir kez daha alev aldı.

Yorumlar

(0)

Bölüm Nasıldı?

0 yanıt
Beğenim
0
Sinir Bozucu
0
Mükemmel
0
Şaşırtıcı
0
Sakin Olmalıyım
0
Bölüm Bitti
0

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!