Bölüm 4: Rünlerin Yankısı
Mağaranın havası, Sylas Morvaen’in ciğerlerini donduruyordu. Kael Mordane’in zırhından gelen mekanik uğultu, taş duvarlarda yankılanıyordu, ama Sylas’ın dikkati, adamın sözlerinde kilitlenmişti. “Kurtarıcı ya da yok edici.” Bu kelimeler, içinde bir yara gibi açılmıştı, tıpkı sol kolundaki yanık izi gibi. Gölge Rünü’nün mührü, nabız gibi atıyordu, ve her atışta, Thazarun’un fısıltısı kafasında yankılanıyordu. “Benimsin.” Sylas, dişlerini sıktı, bu sesi bastırmaya çalıştı. Kimsenin değildi. Ne Thazarun’un, ne bu Ferrakin’in, ne de kimsenin.
Kael, bir adım daha attı, zırhı, mağaranın rünlerinin mor-mavi parıltısında ışıldıyordu. Mekanik kolları, gölge büyüsünün ince izleriyle işlenmişti—Umbrael büyüsü. Sylas’ın halkının büyüsü. Bu, imkânsızdı. Ferrakinler, mekanik ve element büyüsünü harmanlardı, gölgelerle işleri olmazdı. Ama Kael’in zırhındaki rünler, Sylas’ın kanında tanıdık bir his uyandırıyordu. Bir anı, bulanık ama keskin, zihninde parladı: Umbrythar Ormanı’nda, lonca eğitiminde, bir ustanın ona gölge rünlerini öğrettiği günler. Ama bu anı, duman gibi dağıldı.
“Ne istiyorsun?” diye sordu Sylas, sesi bir bıçak kadar keskin. Lirian’ı hâlâ arkasında tutuyordu, kızı korumak için bedeni bir kalkan gibiydi. Ama gözleri, Kael’e kilitlenmişti. Adamın yüzü, zırhın gölgesinde belirsizdi, ama gözleri, çelik gibi soğuk ve kararlıydı.
Kael, başını hafifçe eğdi, sanki Sylas’ı tartar gibi. “Seni bulmak için çok yol katettim, Gölge Büyücüsü. Umbrythar’ın düşüşünden beri, senin gibi birini arıyorduk.” Sözleri, ağır ve ölçülüydü, ama içinde bir aciliyet saklıydı. “Yasaklı Bilgelik, senin içinde. Ve dünya, onun ağırlığı altında ya yükselecek… ya da çökecek.”
Sylas, kaşlarını çattı. “Yasaklı Bilgelik,” dedi, kelimeleri tükürür gibi. “Herkes bundan bahsediyor, ama kimse ne olduğunu söylemiyor. Sen biliyor musun, Ferrakin?” Sesinde alay vardı, ama içinde bir merak kıpırdanıyordu. Kolundaki yanık izi, bir alev gibi parladı, ve Thazarun’un fısıltısı, bir an için geri döndü: “Onu reddetme.”
Kael, bir an sustu, sonra mekanik kolunu kaldırdı. Parmakları, bir rünü izler gibi zırhında gezindi. “Bilgi, bir lanettir,” dedi, sesi alçak. “Yasaklı Bilgelik, Umbrael’in sırrıydı. Gölge Tanrısı’nın armağanı. Ama aynı zamanda… onun zinciri.” Sözleri, mağaranın rünleriyle yankılandı, ve taş duvarlar, sanki bu sözlere cevap verir gibi titredi.
Lirian, Sylas’ın arkasından öne çıktı, asasını sıkıca tutuyordu. “Umbrael’in sırrı mı?” dedi, sesi titrek ama meraklı. “Akademi, Yasaklı Bilgelik’in bir silah olduğunu söylüyordu. Aetherion’u yok edebilecek bir güç.” Gözleri, Kael’e kilitlendi, ama içinde bir şüphe parlıyordu. “Ama sen… sen bir Ferrakin’sin. Neden Umbrael büyüsü taşıyorsun?”
Kael’in gözleri, Lirian’a kaydı. “Aetherian yavrusu,” dedi, sesinde hafif bir alay. “Akademi’nin sana ne öğrettiğini biliyorum. Gölgelerin pislik olduğunu, sadece gök büyüsünün saf olduğunu. Ama gerçek, o kadar basit değil.” Mekanik kolunu kaldırdı, ve zırhındaki rünler, bir an için parladı. “Bu rünler, Umbrythar’dan. Sizin kuleleriniz yükselmeden önce, Ferrakinler ve Umbrael, müttefikti. Birlikte, mana hatlarını şekillendirdik. Ama Aetherion, her şeyi değiştirdi.”
Sylas, kaşlarını çattı. Umbrythar’ın düşüşü. Hafızası, bu kelimelerle bir kez daha sarsıldı. Yanan bir şehir, çığlıklar, ve bir kızın gözleri. Ama bu anılar, bir bataklık gibiydi; ne kadar derine dalsa, o kadar kayboluyordu. “Müttefik mi?” dedi, sesi sert. “Umbrael, kimseye güvenmez. Ne Ferrakinlere, ne Aetherianlara.”
Kael, hafif bir gülümsemeyle cevap verdi, ama bu gülümseme, hüzünlüydü. “Belki bir zamanlar öyleydi. Ama şimdi, hepimiz aynı düşmanın gölgesindeyiz.” Başını mağaranın derinliklerine çevirdi. “Thazarun, uyanıyor. Ve sen, Sylas Morvaen, onun anahtarı ya da kilidisin.”
Sylas, bir an sustu. Thazarun’un kırmızı gözleri, zihninde parladı. O fısıltı, hâlâ kulaklarında yankılanıyordu. “Ben kimsenin anahtarı değilim,” dedi, sesi bir hırlama gibi. Ama kolundaki yanık izi, ona yalan söylüyordu. Bir şey, içinde kıpırdanıyordu, ve bu, onun iradesinden bağımsızdı.
O an, mağaranın girişinden bir ses yükseldi. Ağır botlar, taş zemine çarpıyordu. Aetherion askerleri. Sylas, içgüdüsel olarak Lirian’ı arkasına itti, ama Kael, sakin bir hareketle mekanik kolunu kaldırdı. “Sakin ol,” dedi. “Onlar, buraya ulaşamaz.”
Sylas, kaşlarını çattı. “Ne?”
Kael, zırhındaki bir rüne dokundu, ve mağaranın girişi, bir anda gölgelerle kaplandı. Sanki bir perde çekilmişti. Askerlerin sesleri, boğuk bir yankıya dönüştü, ve sonra tamamen kesildi. Sylas, gözlerini kıstı. “Bu… gölge büyüsü.”
Kael, başını salladı. “Evet. Ama senin bildiğin gibi değil. Bu rünler, kaotik manadan besleniyor. Thazarun’un gücü.” Sözleri, Sylas’ın içinde bir ürperti uyandırdı. Kaotik mana. Umbrael büyüsü, her zaman iç manadan gelirdi, saf ve kontrollü. Ama bu… bu, yanlış hissettiriyordu.
Lirian, öne çıktı, asasından zayıf bir ışık sızıyordu. “Thazarun’un gücü mü? Ama o… bir tanrı. Onunla nasıl başa çıkacağız?”
Kael, ona baktı, gözlerinde bir ağırlık vardı. “Başa çıkmak mı? Kimse Thazarun’la başa çıkmaz. Onu ya kullanırsın… ya da o seni kullanır.” Bakışları, Sylas’a kaydı. “Ve sen, Gölge Büyücüsü, onun seçtiği vesselsin.”
Sylas, dişlerini sıktı. “Vessel mi? Ben bir kukla değilim.” Ama kolundaki yanık izi, bir kez daha alev aldı, ve Thazarun’un fısıltısı, zihninde yükseldi: “Reddetme.” Sylas, başını salladı, sesi susturmaya çalıştı. Ama bu, o kadar kolay değildi.
Kael, bir adım attı, mekanik kolları, hafif bir uğultuyla hareket etti. “Kukla ya da değil, bir seçimin var. Bizimle gel, Sylas Morvaen. Gölgeler Akademisi’nde, cevapları bulabilirsin. Umbrythar’ın sırlarını. Yasaklı Bilgelik’in gerçeğini.”
Sylas, kaşlarını çattı. “Gölgeler Akademisi mi?” Bu isim, içinde bir yankı uyandırdı, ama ne olduğunu hatırlayamıyordu. Hafızası, hâlâ bir sis perdesinin ardındaydı. “Neden sana güveneyim?”
Kael, hafifçe güldü, ama bu, neşesiz bir sesti. “Güvenmek zorunda değilsin. Ama Aetherion askerleri, seni ölü istiyor. Thazarun, seni canlı. Ve ben… ben sadece dünyayı kurtarmaya çalışıyorum.” Mekanik kolunu uzattı, avucunda bir rün parlıyordu. “Seçim senin.”
Lirian, Sylas’a baktı, gözlerinde bir soru vardı. “Sylas… ne yapacağız?”
Sylas, bir an sustu. Kael’in sözleri, zihninde dönüyordu. Gölgeler Akademisi. Yasaklı Bilgelik. Thazarun. Her biri, bir zincirin halkası gibiydi, ve o, bu zincirin ortasındaydı. Ama o, bir kukla olmayacaktı. Kolundaki yanık izi, bir kez daha alev aldı, ama bu sefer, acıya rağmen, bir şey hissetti. Bir kıvılcım. Gölgeler, belki hâlâ ona sırtlarını dönmemişti.
“Önce,” dedi, sesi soğuk ama kararlı, “bir hançer bulmam lazım.”
Kael, bir an ona baktı, sonra başını salladı. “Bu, bir başlangıç.” Mağaranın derinliklerine döndü, ve rünler, onun hareketiyle parladı. “Bizi takip et.”
Sylas, Lirian’ın elini tuttu, kızı kendine çekti. Mağaranın karanlığı, onları yuttu, ama bu karanlık, artık sadece bir tehdit değildi. Bir umut, belki. Ya da bir lanet.
Yorumlar
(0)Bölüm Nasıldı?
Yorum yapmak için lütfen giriş yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!