Bölüm 2: Geri Sayım

11 dakika okuma
2,145 kelime
Ücretsiz Bölüm

Bölüm 2: Geri Sayım

Depoda zaman akmıyordu.

En azından Neal öyle hissediyordu. Saat elinde titreşmeyi kestiğinden beri, karanlığın içinde asılı kalmış gibiydi. Duvardaki çatlaklar, raflardaki paslı aletler, yerdeki toz yığınları, hepsi aynıydı. Hiçbir şey değişmiyordu. Sanki dünya nefesini tutmuş, onun bir sonraki hareketini bekliyordu.

Avucundaki saate baktı.

Akrep ve yelkovan durmuştu. Kadrandaki siyahlık kaybolmuş, eski çatlak cam geri dönmüştü. Ama yazı hâlâ gözlerinin önündeydi. Tutulma Sistemi, Taşıyıcıyla bağ kuruyor… Kalan süre: 47:43:12.

Zihnine kazınmıştı. İstese de silemezdi.

Tutulma Sistemi. Taşıyıcı. Bunlar ne anlama geliyordu? Neal daha önce hiç böyle bir şey duymamıştı. Shinetrian’da sistem denince akla yalnızca Işık Ağı gelirdi şehirlerin enerji dağılımını yöneten, kademeleri kaydeden, vatandaşların Lümen seviyelerini ölçen devasa bir bürokrasi ağı. Ama bu başka bir şeydi. Bu, doğrudan onun bedenine, onun zihnine bağlanan bir şeydi.

Parmaklarını saatin kasasında gezdirdi. Metal, tenine değdiğinde hâlâ ılıktı. Babasının saati. Yıllardır boynunda taşıdığı, çalışmayan, kırık bir saat. Şimdi birdenbire canlanmış, ona bir mesaj vermiş, bir geri sayım başlatmıştı.

48 saat.

Sonra ne olacaktı?

Saat, cevap vermedi.

Neal sırtını tekrar duvara yasladı, dizlerini karnına çekti. Deponun loş karanlığında, düşünceleri birbirine dolandı. Aklına gelen ilk şey, saati kimin verdiğiydi. Kadının yüzü hâlâ silikti. Ama şimdi, o anıyı zorladığında, bir detay daha belirdi: Kadın ağlıyordu. Ve ayrılmadan önce, Neal’ın kulağına bir şey fısıldamıştı. Ne dediğini hatırlamıyordu. Sadece sesinin titrediğini hatırlıyordu.

O kadın annesi miydi? Yoksa babasının bir tanıdığı mı?

Bilmiyordu. Yetimhanedeki kayıtlar, Neal Procter’ın beş yaşında kapıya bırakıldığını, ebeveynlerinin kim olduğunun bilinmediğini söylüyordu. Ama şimdi, saatin doğal olmayan çalışmasıyla beraber belki de gerçeği öğrenme şansı vardı.

Ayağa kalktı.

Deponun kapısına yürüdü, aralıktan dışarı baktı. Koridor boştu. Denetçi’nin ayak sesleri artık duyulmuyordu. Yukarıdan gelen konuşmalar kesilmiş, yetimhane sessizliğe gömülmüştü. Büyük ihtimalle Denetçi gitmişti.

Neal kapıyı itti, koridora süzüldü. Ayakları taş zeminde sessizce ilerledi. Yetimhane binası, güneşlerin hiç değişmeyen konumu yüzünden saat kavramından kopuktu, ama Neal’ın içindeki bir his, akşam yemeğine yakın olduğunu söylüyordu. Midesi kazınıyordu. Son yediği şey, çatıda kemirdiği o bayat ekmekti.

Merdivenlere yöneldiği sırada, bir ses duydu.

“Procter.”

Neal durdu. Ses, üst kattaki koridordan geliyordu. Başını kaldırdığında, Weylin’in merdivenin tepesinde durduğunu gördü. Oda arkadaşı kollarını kavuşturmuş, dudaklarında o bildik alaycı gülümsemeyle ona bakıyordu.

“Denetçi gitti.” dedi Weylin. “Ama Grendel seni arıyor. Çatıyı bitirmemişsin.”

Neal bir şey söylemedi.

Weylin bir basamak indi, sonra bir tane daha. Hareketleri yavaştı, ağırlığını hissettirmek ister gibiydi. Sarı kademenin verdiği özgüven, omuzlarında bir pelerin gibi duruyordu. “Biliyor musun,” dedi, “bugün seni çatıda izledim. O panelin başında oturmuş, elindeki o hurda saate bakıyordun. Bayağı komikti.”

Neal’ın midesine bir yumruk oturdu. Weylin saati görmüştü.

“O saat ne?” diye devam etti Weylin. Basamakları inmeye devam ediyordu. “Babanın falan mı? Yoksa annenin mi? Her neyse, pek bir değeri yok gibi. Ama merak ettim. Nedir o?”

“Bir şey değil,” dedi Neal. Sesi düz ve ifadesiz çıkmaya çalıştı.

“Bir şey değil mi?” Weylin kaşını kaldırdı. “O zaman bana versene.”

Neal’ın elleri istemsizce kasıldı.

Weylin basamakların sonuna varmıştı. Neal’ın iki adım ötesinde durdu. Yakından bakıldığında, Weylin’in Sarı kademe aurası net bir şekilde görülüyordu. Derisinin altında hafifçe parlayan altın rengi damarlar, gözbebeklerindeki sarı halka, hatta nefes alırken burun deliklerinden yayılan incecik ışık huzmeleri. Prizması güçlüydü. Yetimhanedeki en yüksek kademeli gençlerden biriydi ve bunu herkese hatırlatmaktan zevk alıyordu.

“Dedim ki,” diye tekrarladı Weylin, “o saati bana ver.”

“O benim.” dedi Neal.

“Senin olması, bana veremeyeceğin anlamına gelmez.” Weylin’in eli havaya kalktı, parmak uçlarından bir ışık huzmesi yayıldı. Lümen enerjisi. Sarı, sıcak, titreşen bir alev. “Hadi ama. Şunu bir göreyim.”

Neal geri çekildi. Sırtı duvara yaslandı. Kalbi göğsüne sığmıyordu.

Weylin’in eli uzandı, Neal’ın gömleğinin yakasını kavradı. Ama tam o sırada, Weylin’in parmak uçlarından yayılan Lümen enerjisi, Neal’ın boynundaki saatin bulunduğu noktaya değdi.

Ve bir şey oldu.

Weylin’in enerjisi, bir anda söndü. Sanki görünmez bir el, bir mum alevini parmaklarıyla boğmuş gibi, sarı ışık kayboldu. Weylin dondu. Gözleri büyüdü. Eli, Neal’ın yakasından düştü.

“Ne—”

Neal da aynı şaşkınlıkla Weylin’e bakıyordu. Ne olduğunu ikisi de anlamamıştı. Weylin eline baktı, sonra tekrar Neal’a. “Ne yaptın sen?”

“Hiçbir şey yapmadım.”

“Yalan söyleme!” Weylin’in sesi öfkeyle yükseldi. Tekrar elini kaldırdı, bu sefer daha fazla enerjiyle. Parmak uçlarından sarı alevler fışkırdı, avucunda dönen küçük bir ışık topu oluştu.

Ama top, Neal’a doğru her santim yaklaştığında, küçülüyordu. Sanki Neal’ın bedeni, ışığı emen görünmez bir kalkanla çevriliydi. Weylin’in Lümen enerjisi, ona ulaşamadan yok oluyordu.

Weylin geri çekildi. Yüzünde ilk kez korku vardı. “Sen… Sen Yozlaşmış’sın.”

O kelime.

Yozlaşmış.

Shinetrian’daki en ağır suçlama. Bir insanın gölgesinin belirginleşmesi, enerjisinin ışığı reddetmesi, Lümen’i yozlaştırması. Bunlar Yozlaşma işaretiydi. Ve cezası infazdı.

Neal başını iki yana salladı. “Hayır, değilim. Bilmiyorum neden oldu…”

Ama Weylin çoktan geri dönmüş, merdivenleri hızla tırmanmaya başlamıştı. Ayak sesleri koridorda yankılandı, sonra uzaklaştı ve kayboldu.

Neal duvara yaslı kaldı.

Kalbi hâlâ gümbürdüyordu, ama zihni şaşırtıcı bir şekilde berraktı. O an, parmakları tekrar saate gitti. Metal kasayı kavradı, sıktı. Saat sıcaktı. Hem de çok sıcak.

Yazı geri dönmüştü. Kadranda değil, doğrudan zihninde. Sanki birisi düşüncelerinin arasına bir not sıkıştırmıştı.

[Aktif olmayan savunma tepkimesi tespit edildi. Taşıyıcı, lütfen sakin olun.]

Neal yutkundu. Bu neydi böyle? Bir sistem, bir yapay zekâ, bir tür büyü mü? Shinetrian’da büyü diye bir şey yoktu. Sadece Ruh Prizmaları ve Lümen vardı. Ama bu, bunların hiçbirine benzemiyordu.

[Lümen enerjisi, Tutulma Sistemi ile uyumsuzdur. Temas halinde otomatik emilim gerçekleşir. Taşıyıcı, sistem tam olarak yüklenene kadar Lümen kaynaklarından uzak durmanız önerilir.]

Uzak dur. Neal beyninin içindeki sese cevap vermeye çalıştı. Nasıl? Shinetrian’da her şey Lümen. Güneşler, aynalar, insanlar, hatta hava bile Lümen’le dolu.

Sistem cevap vermedi.

Neal, Weylin’in gittiği yöne baktı. Merdivenler boştu. Ama Weylin’in Grendel’a gittiğine emindi. “Neal Procter Yozlaşmış” cümlesi, şimdiden yetimhanenin koridorlarında yankılanıyordu belki de.

Hızla depoya geri dönmeyi düşündü. Saklanmak, beklemek, sistemin yüklenmesini tamamlamak. Ama bu işe yaramazdı. Weylin konuşacaktı. Grendel soruşturacaktı. Ve eğer gerçekten test ederlerse, Neal’ın ışığı emdiğini görürlerdi. O zaman da…

İnfaz.

Shinetrian’da Yozlaşma suçunun cezası tekti.

Neal bir karar verdi. Depoya değil, çıkışa yöneldi.

Bina sessizdi, ama bu sessizlik fırtına öncesi sessizlikti. Neal koridorlarda hızla ilerledi. Her köşe başında durup dinledi, sonra devam etti. Alt kattaki çamaşır odasının önünden geçerken, içeriden gelen iki görevlinin konuşmasını duydu.

“…Bölge Denetçisi yine bir sürü kusur bulmuş.”

“Yine mi? Bu sefer ne?”

“Ayna panellerinin verimi düşük. Jeneratörler eski. Bir de Kızıl adayların sayısı fazla. Kota dolmuş.”

“O zaman ne yapacaklar?”

“Bilmiyorum. Ama Grendel bu akşam bir duyuru yapacakmış. Kızıllardan bazılarını Atölyelere göndermekten bahsediyorlardı.”

Neal durdu. Atölyeler. Shinetrian’da Kızıl kademelilerin çalıştırıldığı atölyeler, şehrin dış duvarlarının ötesinde, Üç Güneş’in neredeyse doğrudan altında bulunurdu. Orada çalışanlar, günde on sekiz saat güneş altında ayna taşır, enerji kristali ayıklar, sokak lambası monte ederdi. Ömürleri kısaydı. Çoğu, otuzunu görmeden deri kanserinden ya da “Lümen Zehirlenmesi”nden hayatını kaybederdi.

Neal’ın ait olduğu yer, resmi olarak orasıydı.

Dişlerini sıktı, yürümeye devam etti. Çıkış kapısına vardığında, dışarıdaki sokağı süzdü. Kuytu semtinin dar yolları, her zamanki gibi toz ve griydi. Güneşlerin ışığı buralara zar zor ulaşırdı. Duvarlar birbirine o kadar yakındı ki, insanlar yan yan yürürdü.

Tam kapıdan çıkacakken, arkasından bir el omzuna kondu.

“Procter. Nereye?”

Neal döndü. Müdür Grendel’dı. Arkasında, Weylin duruyordu. Weylin’in yüzünde hâlâ korku vardı, ama şimdi bu korkuya bir de zafer edası eklenmişti. İspiyonlamıştı. Hem de hemen.

“Hiçbir yere.” dedi Neal. “Sadece biraz hava alacaktım.”

“Hava almak.” Grendel tekrarladı. Gözleri Neal’ın boynuna, gömleğin altındaki saatin bulunduğu noktaya kaydı. “Weylin senin Yozlaşmış olabileceğini söyledi.”

“Weylin yanılıyor.”

“Öyle mi?” Grendel elini uzattı. Avucunda, küçük bir enerji ölçer vardı. Denetçilerin kullandığı türden, bir insanın Lümen seviyesini saniyeler içinde okuyabilen bir cihaz. “O zaman test edelim.”

Neal geri çekildi, ama arkasında kapı vardı. Kaçacak yeri yoktu.

Greandel cihazı Neal’ın göğsüne doğrulttu. Cihaz bip sesi çıkardı, üzerindeki küçük ekran titreşti. Neal nefesini tuttu.

Cihaz bir şey okumadı.

Greandel kaşlarını çattı, cihaza vurdu, tekrar Neal’a doğrulttu. Bip sesi geldi, ama ekranda sadece bir sıfır yanıp söndü. Lümen seviyesi: 0.

“Bu imkânsız,” diye mırıldandı Grendel. “Her insanda bir miktar Lümen bulunur. Bebeklerde bile. Sende hiç yok.”

Weylin’in gözleri büyüdü. “Işıksız!”

“Sıfır Lümen.” dedi Grendel, sesi artık soğuk ve kesindi. “Bu Yozlaşma’dan da kötü. Sen sadece ışığı reddetmiyorsun, onu yok ediyorsun.”

Neal bir şey söylemek istedi, ama kelimeler boğazına takıldı. Cihaz yalan söylemiyordu. Vücudunda Lümen yoktu. Ve az önce Weylin’in enerjisini emmişti. Gerçekten bir Işıksızdı.

Greandel cihazı indirdi. Elini belindeki kemere götürdü; orada, Lümen enerjisiyle çalışan küçük bir ışın tabancası asılıydı. “Gözetim altına alınacaksın.”

Neal’ın zihninde sistemin sesi yankılandı.

[Tehdit algılandı. Taşıyıcı, kaçış önerilir.]

Kaçacak yerim yok.

[Alternatif rota hesaplanıyor… Hesaplandı. 3 metre güneybatı. Kanalizasyon girişi.]

Neal gözlerini kaçırmadan Grendel’a baktı. Adamın arkasındaki duvarı, pencerenin olmadığı o karanlık köşeyi süzdü. Sonra, bu on yedi yıllık hayatında yaptığı en cesur şeyi yaptı.

Kaçtı.

Greandel’ın yanından fırlayıp geçmesi bir saniye sürdü. Adamın eli uzanıp onu yakalamaya çalıştı, ama Neal çoktan yana kaymış, koridorun sonundaki demir kapıya dalmıştı. Arkasından bağırışlar yükseldi. Weylin’in sesi, Grendel’ın küfürleri, sonra koşan ayak sesleri.

Neal demir kapıyı itti, dar bir merdivene daldı. Burası binanın en dibine, atık kanallarına iniyordu. Basamakları ikişer ikişer atlayarak indi. Ayakları paslı demire her vurduğunda, zihnindeki geri sayım rakamları titreşiyordu.

47:21:05.

47:20:58.

47:20:51.

Kanalizasyon girişine vardığında, paslı kapağı iki eliyle kavradı, çekti. Kapağın altından gelen koku midesini bulandırdı, ama durmadı. Kendini aşağı, karanlığa bıraktı.

Düşerken, zihnindeki yazı tekrar belirdi.

[Tutulma Sistemi yükleme oranı: %3.]

[Lütfen bekleyin, Taşıyıcı. Karanlık sizi koruyacak.]

Neal ayaklarının altındaki soğuk, ıslak zemini hissettiğinde, yukarıdan gelen ayak sesleri hâlâ duyuluyordu. Ama burada, Shinetrian’ın altındaki bu zifiri tünellerde, güneşler yoktu.

Ve güneşlerin olmadığı yerde, Neal Procter güvendeydi.

En azından şimdilik.

Kapağı üzerine kapadı, karanlığı kucakladı. Geri sayım devam ediyordu.

47:19:12.

Yorumlar

(0)

Bölüm nasıldı?

0 tepki
Beğendim
0
Sinir Bozucu
0
Mükemmel
0
Şaşırtıcı
0
Sakinleşmem Lazım
0
Bölüm Bitti
0

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın!

Okuma Ayarları

Sonsuz Giriş Yapmalısın

Otomatik Kilidi Açma Login required

Kaydırırken premium bölümlerin kilidini otomatik olarak aç


Okurken başlığı gizle

Okuyucu modunda gezinme başlığını otomatik olarak gizle


18px

Tüm özellikler için giriş yapın

Sonsuz kaydırma, otomatik kilit açma ve okuma ilerlemesinin senkronizasyonu için bir hesap gereklidir.


Yazı tipi, boyut, tema ve kaydırma modunu varsayılana döndürür