Bölüm 3: Sahte Gecenin Altında

11 dakika okuma
2,096 kelime
Ücretsiz Bölüm

Bölüm 3: Sahte Gecenin Altında

Kanalizasyonun zemini, Neal’ın avuçlarının altında soğuk ve yapış yapıştı.

Düştüğü yerden doğrulması birkaç saniye sürdü. Yukarıdaki paslı kapağın aralıklarından sızan cılız ışık, tünelin tavanında soluk çizgiler oluşturuyordu. Bir elini duvara yaslayıp ayağa kalktı. Bileği hafifçe sızladı, düşerken incitmiş olmalıydı. Ama kırık değildi. Önemli olan da buydu.

Yukarıdan sesler geliyordu. Grendel’ın kalın, öfkeli bağırışları. Weylin’in tiz, heyecanlı konuşması. Birkaç görevlinin ayak sesleri. Neal yukarı bakıp dinledi.

“…kanalizasyona mı kaçtı?”

“Öyle görünüyor.”

“Aptal çocuk. O tünellerde bir saat bile dayanamaz.”

Greandel’ın sesiydi bu. Bir an sessizlik oldu, sonra Grendel tekrar konuştu: “Kapağı açın. İçeri bakın.”

Neal’ın kalbi duracak gibi oldu. Hemen geri çekildi, sırtını tünelin nemli duvarına yasladı. Kapağın altında kalmıştı. Eğer gerçekten açıp içeri bakarlarsa, onu hemen göreceklerdi.

Metal kapağın kulpu yukarıdan çekildi. Bir parmak aralığı kadar açıldı. İçeriye daha fazla ışık doldu—turuncu, sarı, soluk mor. Üç güneşin karışımı.

“Çok karanlık,” dedi görevlilerden biri. “Hiçbir şey göremiyorum.”

“El feneri getirin.”

Ayak sesleri uzaklaştı. Neal derin bir nefes aldı. Şimdi. Tam şimdi hareket etmesi gerekiyordu.

Ellerini ve dizlerini zemine dayadı, tünelin daha derinlerine doğru süründü. Her hareketinde dizleri ıslak zemine battı, pantolonu çamur oldu. Ama durmadı. Kapağın altından uzaklaştıkça, ışık azaldı. Beş adım sonra, kendini tamamen karanlığa teslim etti.

Bir elini duvara yaslayıp yürümeye devam etti. Duvar nemli ve soğuktu. Parmaklarının altında tuğlaların arasındaki harç parçalanıyor, her dokunuşta biraz daha dökülüyordu. Hava ağırdı, küf kokuyordu. Ama en azından burada nefes alabiliyordu. Yukarıda, yetimhanede, son bir saattir nefes alamıyormuş gibi hissediyordu.

Zihnindeki rakamlar hâlâ oradaydı.

47:08:44.

47:08:43.

47:08:42.

Geri sayım devam ediyordu. Neal rakamları izlerken, bir yandan da yürüyordu. Nereye gittiğini bilmiyordu. Tek bildiği, bu tünelin bir yere çıkması gerektiğiydi. Shinetrian’ın altındaki kanalizasyon sistemi, şehrin kendisi kadar eskiydi. Duvarlardaki bazı tuğlalar, yüzeydeki binalardan bile yaşlıydı.

Bir süre sonra, tünel hafifçe genişledi. Neal artık eğilmeden yürüyebiliyordu. Ellerini önünde uzatmış, karanlığın içinde yoklayarak ilerliyordu. Adımları yankılanıyordu. Her yankı, sanki arkasından biri geliyormuş gibi hissettiriyordu.

Sonra ayağı bir şeye takıldı.

Neal sendeledi, dizlerinin üstüne düştü. Elleri zemine yayıldı, soğuk suya battı. Doğrulmaya çalışırken, eli takıldığı şeye değdi. Metal bir şey. Eğri büğrü, paslı. Parmaklarını üzerinde gezdirdi.

Eli sıcak bir şeye değdi.

Neal geri çekildi. Kalbi deli gibi atıyordu. Karanlıkta, az önce dokunduğu şeyin ne olduğunu göremiyordu. Ama sıcaktı.

“Kimse var mı?” diye fısıldadı.

Sessizlik.

Sonra, tünelin derinliklerinden bir ses geldi. Bir damla su sesi değildi bu. Bir nefes sesi. Yavaş, hırıltılı bir nefes.

Neal geri geri yürüdü. Sırtı duvara çarptı. Gözlerini karanlığa dikti, bir şey görmeye çalıştı. Ama imkânsızdı. Karanlık mutlaktı.

Tam o sırada, zihnindeki yazı titreşti.

[Tespit: Düşük seviyeli Lümen sızıntısı. Kaynak: Yozlaşmış organik madde.]

Neal’ın kanı dondu. Yozlaşmış organik madde. Bu, Shinetrian’da bir ceset anlamına gelirdi. Ama cesetlerin Lümen sızdırması için gereken şey—

[Uyarı: Kaynak hareket ediyor.]

Neal nefesini tuttu. Karanlıkta, az önce dokunduğu şey kıpırdadı. Hırıltılı nefes yaklaştı.

Bir el, onun bileğini kavradı.

Neal çığlık attı.

Bileğini kavrayan şeyin eli buz gibiydi. Ama aynı zamanda sıcaktı. İkisi birden. Neal çırpındı, kurtulmaya çalıştı. Ama kavrayış demir gibiydi.

“Yardım edin…” diye fısıldadı bir ses. Boğuk, ıslak, neredeyse insan olmayan bir ses. “Yardım edin… Çok parlak… Çok parlak…”

Neal’ın gözleri karanlığa alışmaya başlamıştı. Hayır, alışmak değildi. Garip bir şey oluyordu. Karanlığın içinde, az önce hiçbir şey göremediği yerde, şimdi soluk bir silüet beliriyordu. Bir insan silüeti. Ama bozuk. Eğri büğrü. Sanki birisi bir çizimi yanlış yapmış, sonra silmeye çalışmış ama tam silememiş gibi.

“Lütfen…” dedi silüet. “Güneşler… Onlar… Onlar bizi yakıyor…”

Neal sonunda bileğini kurtardı, geriye sendeledi. Silüet ona doğru bir adım attı, sonra bir adım daha. Ama her adımda, şekli biraz daha bozuluyor, biraz daha dağılıyordu. Sanki varlığı, karanlığın içinde eriyordu.

“Sen…” dedi silüet, başını kaldırdı. Gözlerinin olduğu yerde iki boşluk vardı. “Sen de onlardan değilsin.”

Neal bir şey söyleyemedi.

“Git,” dedi silüet. “Git buradan. Yoksa seni de bulurlar. Seni de yakarlar.”

Ve sonra, silüet dağıldı. Bir duman gibi, bir gölge gibi, karanlığın içine karıştı. Neal’ın bileğindeki soğukluk kayboldu, geriye sadece nemli hava kaldı.

Neal bir süre olduğu yerde kaldı. Nefes nefeseydi. Zihni, az önce gördüğü şeyi anlamaya çalışıyordu. Bir hayalet miydi? Bir Yozlaşmış mı? Yoksa kanalizasyonun zehirli havası, zihninin ona oynadığı bir oyun muydu?

Neal ayağa kalktı. Elleri titriyordu. Ama durmadı. Bu tünelde daha fazla kalamazdı. Silüetin dediği doğru muydu bilmiyordu, ama beklemenin bir anlamı yoktu. Ya ileri gidecek ya da yukarı çıkıp teslim olacaktı.

İleriyi seçti.

Bir saat sonra, ya da bir saat gibi hissettiren bir süre sonra tünelin sonunda bir ışık belirdi.

Bu, güneşlerin ışığı değildi. Daha zayıf, daha titrekti. Lümen fenerleri. Neal durdu, sırtını duvara yasladı. Işık kaynağına dikkatlice baktı. Tünelin sonunda, küçük bir kapı vardı. Kapının altından sızan ışık, sarı ve turuncu karışımıydı.

Ve kapının ardından sesler geliyordu.

“…yine kaçak var mı diye bakın.”

“Bu tarafta bir şey yok.”

“O çocuk buraya kadar gelmiş olamaz.”

Neal’ın midesi kasıldı. Denetçiler. Onu aramaya devam ediyorlardı. Demek ki kanalizasyona inmekten vazgeçmemişlerdi. Belki de Grendel, onun bir Işıksız olduğunu rapor etmiş, onlar da sistematik bir arama başlatmıştı.

Geldiği yöne geri dönemezdi. Tünelin diğer tarafı çıkmazdı; hatırlıyordu. Bu kapıdan başka bir çıkışı yoktu.

Sıkışmıştı.

Kapının ardındaki sesler yaklaştı. Neal çaresizce etrafına bakındı. Duvarda bir oyuk var mıydı? Saklanabileceği bir köşe? Tünel çıplaktı. Sadece düz duvarlar, ıslak zemin ve paslı borular vardı.

“Şu kapıya bakın.”

Neal dondu. Ayak sesleri kapıya yaklaştı. Bir el, kapıyı itti.

Neal geriye, tünelin karanlığına doğru bir adım attı. Ama ayak sesleri çoktan duyulmuştu.

“Burada biri var!”

El fenerlerinin ışığı tünelin içini doldurdu. Neal gözlerini kıstı, eliyle yüzünü kapattı. Fenerlerin ışığı o kadar parlaktı ki, gözleri acıdı. Shinetrian’da karanlığa alışan gözler, bir daha ışığa dayanamazdı.

“Bu o! Procter! Bulduk!”

İki denetçi tünele daldı. Üniformalıydılar, göğüslerinde Lümen enerjisiyle çalışan koruyucu kalkanlar vardı. Bir tanesi, bileğindeki enerji ölçeri Neal’a doğrulttu.

“Sıfır Lümen,” dedi. “Şüphe doğru. Işıksız.”

“Yozlaşmış olabilir mi?”

“Bilmiyorum. Ama Grendel’ın dediğine göre enerji emiyormuş. Dikkatli ol.”

Neal ellerini kaldırdı. “Ben sadece…”

“Konuşma.”

Denetçilerden biri belindeki kelepçeyi çıkardı. Lümen enerjisiyle parlayan bir kelepçeydi bu. Neal’ın bileklerine geçirildiğinde, bir yanma hissi duydu. Kelepçe, vücudundaki sıfır Lümen’i telafi etmeye çalışıyor, ama başaramıyordu. Derisi kızardı, su toplamaya başladı.

Neal dişlerini sıktı.

“Yukarı çıkarın.”

Kollarından tutup onu kapıya doğru sürüklediler. Neal direnmedi. Dirense ne olacaktı ki? İki denetçi, ikisi de en az Turuncu kademeydi. Vücutları Lümen’le güçlenmişti. Neal ise sadece bir Işıksızdı.

Kapıdan geçtiklerinde, kendini yetimhanenin bodrum katında buldu. Burası, depo olarak kullanılan bölümün hemen yanındaydı. Merdivenlerden yukarı çıkarıldı. Her basamakta, bileğindeki kelepçe biraz daha sıkılaştı.

Üst katta, Grendel onu bekliyordu.

Müdür, kollarını kavuşturmuş, merdivenin başında dikiliyordu. Yüz ifadesi soğuk ve memnundu. Weylin ise biraz geride duruyordu. Bakışları Neal’a değdiğinde, başını çevirdi.

“Procter,” dedi Grendel. “Neden kanalizasyona kaçtın?”

Neal cevap vermedi.

“Bana bir açıklama borçlusun. Az önce Weylin’in enerjisini emdin. Enerji ölçer sende sıfır Lümen okudu. Sonra da kaçtın. Bunlar bir Işıksız’ın, belki de bir Yozlaşmış’ın belirtileri.”

“Ben Yozlaşmış değilim.” dedi Neal. Sesi sandığından daha güçlü çıkmıştı.

“Öyle mi?” Grendel bir adım attı. “O zaman kanıtla. Prizmanı uyandır.”

“Henüz on sekiz yaşında değilim.”

“Bahaneler.” Grendel başını iki yana salladı. “Bazıları Prizmasını on sekizinden önce de uyandırabilir. Sen uyandıramıyorsun. Çünkü sende Prizma yok. Sen bir Işıksızsın.”

Sözcük, koridorda yankılandı. Görevliler, denetçiler, hatta Weylin herkes susmuş, Neal’a bakıyordu. Işıksız. Shinetrian’da bundan daha acı bir damga yoktu.

“Beni Atölyelere mi göndereceksiniz?” diye sordu Neal. Sesi titrememişti. En azından bundan gurur duydu.

Greandel bir an duraksadı. Sonra dudaklarında ince bir gülümseme belirdi. “Atölyeler mi? Atölyeler sıradan Kızıllar için. Sen farklısın, Procter. Sen bir Işıksızsın. Ve Işıksızlar, Shinetrian’da yaşayamaz.”

Neal’ın kanı çekildi. Bunu daha önce de söylemişti Grendel. Ama şimdi, sesinde farklı bir kesinlik vardı.

“Ne demek istiyorsun?”

Greandel arkasını döndü, merdivenlerden yukarı, yetimhanenin ana salonuna doğru yürümeye başladı. Denetçiler Neal’ı kollarından tutup onu takip ettiler.

“Bölge Denetçisi az önce gitti,” dedi Grendel yürürken. “Ama yarın sabah tekrar gelecek. Işıksızların işlemleri Atölyelerden farklıdır. Onları Arındırma Merkezi’ne gönderirler.”

Arındırma Merkezi.

Neal burayı duymuştu. Şehrin dışında, devasa bir binaydı. Resmi olarak, düşük Lümen seviyesine sahip vatandaşların tedavi edildiği bir yerdi. Ama kulaktan kulağa yayılan söylentiler, orasının bir tedavi merkezi değil, bir infaz tesisi olduğunu söylüyordu. Işıksızlar oraya girer ama bir daha çıkmazdı.

“O zamana kadar,” diye devam etti Grendel, “seni bodrumda tutacağız. Kaçmaya çalışırsan, kelepçeler daha da sıkılaşır. Anladın mı?”

Neal cevap vermedi. Zaten vermesine gerek yoktu.

Bodruma götürüldü. Kapı demirdi, üzerinde küçük bir yemek kapağı vardı. Denetçiler onu içeri itti, kapıyı kapattı, kilitledi.

Oda karanlıktı. Sadece kapının altındaki ince aralıktan cılız bir ışık sızıyordu. Neal köşeye oturdu, sırtını duvara yasladı. Bileğindeki kelepçe hâlâ yanıyordu.

Ve zihnindeki rakamlar, hiç durmadan akmaya devam ediyordu.

45:02:11.

45:02:10.

45:02:09.

Kırk beş saat. Kırk beş saat sonra, Tutulma Sistemi tamamen yüklenecekti artık o her neyse. Ama yarın sabah, Denetçi onu Arındırma Merkezi’ne götürecekti.

Neal başını duvara yasladı, gözlerini kapattı. Umutsuzluk, bir battaniye gibi üzerine örtüldü.

Sonra, zihninde yeni bir yazı belirdi.

[Taşıyıcı, sakin olun. Sistem yüklemesi devam ediyor. Bu odada Lümen kaynağı bulunmamaktadır. Güvendesiniz.]

Güvende mi? Neal acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. Yarın beni öldürecekler. Bu mu güvende olmak?

[Sistem yüklemesi tamamlandığında, durumunuz değişecek. Lütfen bekleyin.]

Neal bir şey söylemedi. Söyleyecek bir şeyi yoktu.

Karanlıkta oturdu, geri sayımı izledi. Rakamlar, göz kapaklarının ardında yanıp sönüyordu. Her saniye, ölüme biraz daha yaklaştığını hatırlatıyordu.

Yorumlar

(0)

Bölüm nasıldı?

1 tepki
Beğendim
1
Sinir Bozucu
0
Mükemmel
0
Şaşırtıcı
0
Sakinleşmem Lazım
0
Bölüm Bitti
0

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın!

Okuma Ayarları

Sonsuz Giriş Yapmalısın

Otomatik Kilidi Açma Login required

Kaydırırken premium bölümlerin kilidini otomatik olarak aç


Okurken başlığı gizle

Okuyucu modunda gezinme başlığını otomatik olarak gizle


18px

Tüm özellikler için giriş yapın

Sonsuz kaydırma, otomatik kilit açma ve okuma ilerlemesinin senkronizasyonu için bir hesap gereklidir.


Yazı tipi, boyut, tema ve kaydırma modunu varsayılana döndürür